MEMUR EMEKLİLERİNİN BEKLEDİĞİ SEYYANEN ZAM
AYM Başvurusu Gerçekte Ne Anlama Geliyor?
Memur emeklilerinin uzun süredir gündeminde olan “seyyanen zam” tartışması, Yargıtay 7. Ceza Dairesi Onursal Üyesi Seyfettin Çilesiz’in Anayasa Mahkemesine yaptığı bireysel başvuruyla yeni bir aşamaya taşındı.
2023 yılında çalışan kamu görevlilerine verilen, ancak memur emeklilerine yansıtılmayan ilave ödeme nedeniyle yapılan bireysel başvurunun, kamuoyuna yansıyan son bilgilere göre Anayasa Mahkemesi Komisyonunca 18 Eylül 2026 tarihinde kabul edilebilir bulunarak esas incelemesi için ilgili bölüme gönderilmesi önemli bir hukuki gelişmedir.
Ancak daha başlangıçta çok önemli bir ayrımı yapmak gerekiyor:
Başvurunun kabul edilebilir bulunması, Anayasa Mahkemesinin memur emeklilerini haklı bulduğu veya seyyanen ödemenin emeklilere de verilmesine karar verdiği anlamına gelmemektedir.
Kabul edilebilirlik aşaması, bireysel başvurunun esasının incelenebilmesi için gerekli koşulların bulunduğunun değerlendirilmesidir. Bundan sonraki aşamada Anayasa Mahkemesi, başvurucunun ileri sürdüğü temel hak ihlali iddialarını esas yönünden inceleyecektir.
Dolayısıyla bugün itibarıyla ortada verilmiş bir “seyyanen zam kararı” yoktur. Bununla birlikte, dosyanın usulden kapatılmayarak esas incelemesine taşınmış olması da küçümsenecek bir gelişme de değildir.
DAVANIN ÇIKIŞ NOKTASI: 2023 YILINDA NE OLDU?
Tartışmanın temelinde 2023 yılında çıkarılan 7456 sayılı Kanun bulunmaktadır.
Bu Kanun’la 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’ye eklenen Ek 40. maddeyle kapsamdaki çalışan kamu personeline;15.965 gösterge × memur aylık katsayısı tutarında ilave ödeme getirildi.
İlk uygulandığı dönemde yaklaşık 8.077 TL olan bu ödeme, memur aylık katsayısına bağlı olduğu için zaman içerisinde artmaya devam etti. Ancak kanun koyucu burada çok önemli bir tercih yaptı.
Söz konusu ödeme, klasik anlamda emekliliğe esas aylığın bir unsuru olarak düzenlenmedi. Çalışan personele yapılan ayrı bir “ilave ödeme” olarak oluşturuldu ve sigorta primi ya da emeklilik keseneğine tabi tutulmadı.
Tartışmanın düğümlendiği noktalardan biri tam olarak burasıdır. Mesele yalnızca “çalışan memura seyyanen artış verildi, emekliye verilmedi” tartışmasından ibaret değildir.
Daha temel soru şudur: Devlet, kamu görevlilerinin gelirinin önemli ve sürekli hâle gelen bir bölümünü “ilave ödeme” adı altında emeklilik sisteminin dışında bırakabilir mi?
ÇALIŞAN MEMUR İLE EMEKLİ MEMUR ARASINDAKİ BAĞ
Özellikle Ekim 2008’den önce kamu görevine başlayanlar bakımından konu daha da önem kazanmaktadır.
Bu kişiler, 5510 sayılı Kanun’un Geçici 4. maddesi nedeniyle emeklilik bakımından büyük ölçüde 5434 sayılı Emekli Sandığı Kanunu rejimiyle bağlantılarını sürdürmektedir.
5434 sayılı sistemde görev aylıkları ile emekli aylıkları birbirinden tamamen bağımsız iki yapı değildir. Gösterge, ek gösterge, taban aylığı, kıdem aylığı ve belirli tazminat unsurları emeklilik hesabında rol oynamaktadır.
Ancak buradan şu sonuca da varılamaz: “Çalışan memura verilen her ödeme aynı miktarda emekli memura da verilmek zorundadır.”
Mevzuatta böyle genel bir kural bulunmamaktadır. Bu nedenle başvurunun asıl anayasal ağırlığı, “Kanun zaten bu parayı emekliye de vermektedir.” iddiasından çok daha farklı bir noktada ortaya çıkmaktadır:
Kanun koyucu, çalışan kamu görevlisinin gerçek gelirinin giderek büyüyen bir bölümünü emeklilik sisteminin dışında bırakarak çalışanlarla emekliler arasında anayasal açıdan haklılaştırılması gereken büyük ve sürekli bir mali farklılık yaratmış mıdır? Esas incelemesinde tartışılacak en önemli sorulardan biri budur.
Memur emeklilerinin 2023 yılında getirilen ilave ödeme üzerinde kazanılmış bir hakkı veya anayasal korumadan yararlanabilecek yeterince güçlü bir meşru beklentisi bulunmakta mıdır?
Ek 40. madde ödemeyi doğrudan çalışan personele tanımladığı için bu soru başvurunun zor taraflarından biridir. Buna karşılık, sosyal güvenlikten kaynaklanan parasal hakların AYM önünde mülkiyet hakkı tartışmasına konu olabildiği de açıktır. Dolayısıyla mesele ne “mülkiyet hakkıyla hiçbir ilgisi yoktur” denilerek kapatılabilir ne de “ödeme zaten emeklinin kazanılmış hakkıdır” denilerek peşinen çözülebilir.
Kamuoyunda en fazla dikkat edilmesi gereken konulardan biri budur.
Bugün itibarıyla; “AYM memur emeklilerine 25 bin TL seyyanen zam verecek.”
veya; “Her memur emeklisine 1 milyon TL geriye dönük ödeme yapılacak.”
şeklindeki ifadeler kesinleşmiş bir hukuki sonucu yansıtmamaktadır. Bu rakamlar Anayasa Mahkemesinin verdiği bir karar değildir.
Bir tarafın davadaki talebi ve yaptığı hesap, Anayasa Mahkemesinin vereceği karar değildir. AYM’nin henüz başvurunun esasına ilişkin verilmiş bir ihlal kararı bulunmamaktadır.
Öncelikle bu dava klasik anlamda bir “kanun iptal davası” değildir. Bireysel başvurudur.
Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi bu dosyada doğrudan;“375 sayılı KHK’nın Ek 40. maddesi iptal edilmiştir.” şeklinde bir norm denetimi kararı veremez.
AYM ihlal tespit ederse öncelikle başvurucunun uğradığı ihlalin ve sonuçlarının giderilmesi gündeme gelir. İhlal bir mahkeme kararından kaynaklanıyorsa yeniden yargılama yapılması söz konusu olabilir. Koşullarına göre tazminata da hükmedilebilir.
Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü ’nün 75. maddesi uyarınca, Mahkeme bir başvurunun yapısal bir sorundan kaynaklandığını ve bu sorunun başka başvurulara da yol açtığını veya açacağını tespit ederse pilot karar usulünü uygulayabilir.
Bu durumda mesele artık yalnızca tek kişinin uğradığı ihlalin giderilmesinden ibaret olmayabilir. AYM; “Sorun bir kişiye özgü değildir; aynı durumdaki geniş bir memur emeklisi grubunu etkileyen ve kanuni düzenlemeden kaynaklanan yapısal bir sorundur." şeklinde bir sonuca ulaşırsa, yapısal sorunun çözülmesi için yasama veya ilgili kamu makamlarının düzenleme yapması gündeme gelebilir.
AYM’nin geçmişte kanundan kaynaklanan yapısal ihlaller nedeniyle kararlarını Türkiye Büyük Millet Meclisine bildirdiği örnekler bulunmaktadır.
Burada önemli olan AYM, meseleyi yalnızca başvurucuya özgü bireysel bir hak ihlali olarak mı görecek, yoksa çok sayıda memur emeklisini etkileyen kanun kaynaklı yapısal bir sorun olarak mı değerlendirecek?
İkinci ihtimalin gerçekleşmesi hâlinde kararın hukuki etkisi çok daha geniş olabilir.
Ancak bu dahi bütün memur emeklilerinin hesabına kendiliğinden ve otomatik olarak para yatırılacağı anlamına gelmez.
Genel mali sonuçların ortaya çıkması, kararın içeriğine göre TBMM’nin ve ilgili idari kurumların düzenleme yapmasını gerektirebilir.
Esas karar verildiğinde yalnızca kararın sonucuna değil, gerekçesine bakılması gerekecektir.
Özellikle şu dört soru belirleyici olacaktır:
1. AYM mülkiyet hakkı yönünden bir ihlal tespit edecek mi?
2. Eşitlik iddiasını hangi anayasal hakla bağlantılı olarak değerlendirecek?
3. Sorunu yalnızca dava açana özgü mü görecek, yoksa kanundan kaynaklanan yapısal bir sorun olarak mı değerlendirecek?
4. Yeniden yargılama veya tazminatla mı yetinecek, yoksa yasama ve diğer kamu makamlarının yapısal çözüm üretmesini gerektiren bir yaklaşım mı benimseyecek?
Özellikle üçüncü ve dördüncü soruların cevapları, diğer memur emeklileri açısından büyük önem taşıyacaktır.
Devlet açısından önemli hukuki argümanlar bulunmaktadır. Ek 40. madde ödemeyi açıkça çalışan personele tanımlamaktadır. Ödeme emeklilik keseneğine veya sigorta primine tabi değildir. Çalışan kamu görevlileri ile emekliler her mali hak bakımından aynı hukuki statüde değildir.
Ayrıca Anayasa Mahkemesi, sosyal güvenlik ve ekonomik politikalarda yasama organının geniş bir takdir alanına sahip olduğunu kabul etmektedir. Bu kapsamda bütçe dengesi, kamu maliyesi, çalışan personelin ücretlerinin iyileştirilmesi, sosyal güvenlik sisteminin sürdürülebilirliği ve aktif-pasif statü farklılığı gibi gerekçeler ileri sürülebilir.
Buna karşılık şu soru da önemini korumaktadır:
Çalışanların ücretlerinin artırılması amaçlanıyorsa, bu artışın neden önemli bir bölümü emeklilik keseneğine tabi olmayan özel ve sürekli bir ödeme biçiminde tasarlanmıştır?
18 Eylül 2026 tarihindeki gelişmenin önemi şudur: Anayasa Mahkemesi başvuruyu bu aşamada usulden kapatmamış; anayasal şikâyetin esas yönünden incelenmesinin önünü açmıştır.
Bundan sonraki asıl mesele, Mahkemenin çalışan kamu görevlilerine yapılan bu sürekli ilave ödemenin emeklilik sisteminin dışında bırakılmasını Anayasa’nın eşitlik, mülkiyet hakkı, sosyal güvenlik ve hukuk devleti ilkeleri bakımından nasıl değerlendireceğidir.
Seyyanen zam henüz gelmedi; geriye dönük toplu ödeme de kesinleşmedi. Ancak memur emeklilerinin yıllardır tartıştığı çalışan-emekli aylığı bağlantısı, Anayasa Mahkemesi önünde esas yönünden incelenebilecek ciddi bir anayasal uyuşmazlığa dönüşmüş durumda.
Şimdi beklenmesi gereken, beklenti oluşturan rakamlar veya manşetler değil; Anayasa Mahkemesinin esas hakkında vereceği karar ve özellikle o kararın gerekçesidir.
Dilek Ete